top of page

Temkinli Asker

Updated: Jan 7, 2023




“Kalk ey yiğit uykudan. Memleket gizli bir düşmanın kuşatmasında.

Kılıcını kalkanını kuşan ve yola çık.

Fakat bilesinki düşmanın menzili belli değil.

Onun cephesi neresi belli değil.

Şu kapının ve bu pencerenin ötesinde her yerde muhtemel düşman taarruzu var.

Ak ile kara, gece ile gündüz, dost ile düşman iç içe ve diş dişe.

Şimdi sana bir portre vereceğim, bu düşmanın ta kendisi.

Nerede görsen ya def et ya katl et.

Bak asker, bu muharebe son muharebe.

Eğer kılıç kınından sıyrılır ve taşa saplanırsa çocuğun ve karın ve memleketin harab olur”

“Emir baş üstüne komutanım”

Ve yiğit yola düşer. Çok azık almaz ve kılıç kullanmasinida aslında çok bilmez. Fakat işte son askerdir ya, memleketin kaderi bu çelimsiz piyadeye kalmıştır. Asker dediğin ama kandan deryaları da geçse, emirin büyük yerden olduğunu bilir ve adanmış olarak yoldan dönmez. Bünyesi zayıf ve gözleri keskin olmasada yüreği geniştir azmi tamdır. Yollar çok uzun ve yorucu olsada devam edecektir yılmadan bıkmadan. Bu kutsal sefer belki bir hafta, belki bir ay, belki bir yıl belki bir ömür boyu sürecektir. Ne kadar sürerse sürsün takatinin son celsesine kadar seferdedir yiğit.

Arada bir komutanın verdiği portreye bakar. Ahşap bir çerçevesi ve birde ince deriden örtüsü vardır. Sıyırıp örtüyü portreye bakar. Bir siluet görür. Kaşları gür saçı sakalı birbirine karışmış bir adam. Detayları, görüntü silik ve eski olduğundan seçemez. Fakat İlginç bir şekilde, portredeki adam yavaşta olsa küçük hareketler yapar. Canlı bir portredir ama görünen bulanık insan gözlerini hiç kapatmaz ve portrenin çerçevesinden çıkarmaz. Sanki bu portreye tutsak birşeydir.

Yiğit yoldadır ve kalkanı sırtında kılıcı belinde tam bir disiplin ile yürür. Dengeli basar adımlarını. Temkinlidir çünkü heryerde tuzak olabilir. Adımlarını attığı yerler şimdilik kendisini ele vermesede güvenilemez hiç bir zaman. Ormanlardan geçerken bulduğu meyveleri koklar ve içini yarar öyle ağzına koyar, düşman zehirlemiş olabilir çünkü. Denk geldiği su öbeklerinden suyu kaynatmadan katiyen içmez ve matarasındaki suyu da asla çok bekletmez.

Yollar uzundur ve yalnızdır. Çok defa fırtınalı ve karanlık veya yağmurludur. Gece ile gündüz bazen karışır. Zamanın akışı ya çok hızlıdır yada çok yavaş. Yalnızdır yolda bu yüzden arada çocuklarını ve karısını hatırlar, biraz onları anar. Fakat sonra hemen o ölümcül rüyadan alır kendisini çünkü asker dediğin hedefine giden yolda hiç sapmayan dimdik bir ok gibidir. Düşmanın bağrına saplanana dek hiç şaşmaz ve şaşırmaz.

Uzunca yollar aştıktan ve tepeler tırmanıp indikten sonra bir kasabaya denk gelir. Tedbirin en saglamini kuşanır, harmaniyesini örtünür. Gece vakti sesizce sokulur evlerin arasından. Meydanda bir kahvehane vardır. Gider ve oturur bir masaya ve çay söyler. Çok kalabalık değildir fakat bir kaç çifci vardır tarla dönüşü oturmuş konuşurlar. Selam verir güven verici bir ses ile. Selam alır ve soru sormaya başlar.

“Ahali bu beldenin ismi nedir?”

“Karadağ köyün adı. Bizler kırk hane yıllardır aynı yerde yaşarız”

“Ben bu portredeki adamı ararım. Bilir misiniz kendisini. Derlerki halkın

arasındadır, memeleketin neresinde bilinmez. Görmüş olabilirmisiniz?”

Garip ve anlam veremeyen bir ifade ile şaşkın köylü bir yiğide bakar birde portreye ve derki;

”Efendim, biz bilmeyiz, fakat şehirdekiler bilebilir”

“Nerde bu şehir?”

“Güneş doğduktan batana kadar şu yolu takip et. Erken çıkarsan akşam ordasin”

“Eyvallah”

Yiğit gün ağarırken yola düşer yine. Gece boyu az uyumuştur. Düşmana karşı nöbet tutmuştur. Yolu takip ederken güneş sırtına vurmaktadır ve yolunu aydınlatmaktadır. Neyseki bugün gri bir gün değildir. Gün boyu yürüdükten sonra şehrin surları gözüne ilişir. Yine aynı temkin ve tedbir ile gece girer şehire.

Hiç bir yerde savaş emaresi yoktur fakat düşman dessastır. Memleketin çehresinden anlaşılmaz zararı. Yöneticiler ve yönetilenler aslında düşmanın elinde esirdir bilmezler. Asker bilir, komutanın sözünde yalan yoktur.

Şehirin meydanlarından birinde bir hana denk gelir. Hancı ne kadar kalmak isterse o kadar kalıp borcunu ödeyip kalkanini alabileceğini söyler. Hancıya kalkanını rehin bırakarak oda temin eder. Asker bu durumdan hoşlanmaz ama şehirin kuralları vardır, kabul eder tedirgin bir tavır ile.

Odası minicik ve soğuktur. Fakat adanmış asker için bu basit bir zorluktur. Gece yine nöbettedir. Az uyur ve az düşünür. Kalabalık bir zihin, bileğini zayıflatır askerin. O yüzden gözlerini kırpmadan bekler ve odasının dar penceresinden meydanı izler. Ay ışığı neyseki mavi hüzmeleri ile destek olur temkinli askere. Gecede olsa seçer geleni geçeni.

Nasıl bir sehirdirki bu, memleket görünmez bir düşmanın istilasında bile olsa insanlar sokaklardadir. Herhalde bu gezenler gizli haberler tasiyorlardir sağdan sola. Kurnaz düşmanın mevzilerini güncelliyorlardir. Aldanmamak gerek bu sükûnete. Aktif bir bekleyiş gerek askere. En tehlikeli hançer görülmez olandır. En kesif sessizlik en büyük tuzaktır. Teyakkuzda olmalı yiğit.

Sabah olur, asker hancının karşısına oturur.

“Hanci, ben bir adam ararım. Bak hele şu portreye. Kimdir bilir misin?”

Hancı adamın elindeki hareketli portreye bakar, ve bıkmış bir eda ile seslenir askere

“Eee, yine mi be. Bak bu kaçıncı. Yeter be kardeşim her köşeden çıkıp geliyorsunuz. Ben bu adamı iyi bilirim. Fakat öncekiler gibi sende ikna olmazsın. Senin çaren saraydaki hekimdedir. Ona git o bilir kimdir bu aradığın adam.”

“Ne diyorsun be adam, haddini bil. Benim bileğim kuvvetlidir. Kelleni bir hamlede meydana sererim. Ben bu memleketin askeriyim. Komutanın sesi soluğu benim sesim solugumdur. Bana yukselttigin ses senin sonundur.”

“Vay, şu yiğide bak yürekli çıktı. Senin yüreğin aklından öndedir. Buna saygı duyarım. Madem hasbisin, sana bir tavsiye…. Ne olursa olsun kılıcın kınında kalsın, ey şahin bakışlı yigit”

“Işte böyle haddini bilesin. Şimdi şöyle, saray ne tarafta?”

“Şehrin tam ortasindadir yiğidim”

Asker bu konuşmadan hiç hoşnut değildir fakat hancı bu düşmanı tanır gibi.

‘Hancıya güven olmaz, kim bilir nasıl bir tuzağa gönderir beni. Muhtemel, düşmanın bir avanesidir. Fakat ben onun sandığından hazırlıklıyım. Bunca yol teptim. Düşmanın desisleri beni tuzağa düşüremez benim nazarım çok keskindir’.

Hedefe kitlenmiş bir şekilde saraya doğru yol alır asker. Şehrin sokaklarından ve pazarlarından ve kalabalıkların arasından geçer. Şehirde bolluk vardır. Herkes ticaret peşindedir. Çokları zengindir. Yollarda çektiği cefanın esamesi yoktur bu diyarda. Her çeşit lezzet, her çeşit döşek, her çeşit eğlence, bahçelerede meyve ve çehrelerde neşe vardır. Mekteplerde bilim okutulur, meydanlarda muziki duyulur.

Bu memleket istila altındadır, ama nasıl? Asker bu mesudane şehrin kendisine kurulmuş büyük bir tuzak olduğuna karar kılar. Düşman kendisi gibi daha önce gelmiş askerleri işte böyle alt etmiştir. Hancı demedimi, kılıcın kınında kalsın. İşte böyle yere serer düşman memleket askerini. Kan dökerek değil, döşege düşürerek. Yiğit bu durumdan çok korkar çünkü düşmanın desisesi kendisini bile kandırmıştır bir anlık. Bu şehir cazibeleri kalbinde bir an yer etmiştir.

Hemen kendisine gelir. Bir tokat atar kendi yüzüne. Telaşla kılıcının kabzasını kavrar sıkı sıkı. Komutanından manen tövbe dilenir. İçindeki düşman tohumunu ayağının altına alır. Yemin eder ve niyet tazeler. Gözlerini saraya diker ve hızlı adımlarla dar sokakları izler.

Şehir büyüktür, yolları giriftir. Çok kez yolunu şaşırır fakat sora sora yine yolunu bulur. Bu saray şehrin tam ortasında olmasına rağmen ulaşması pek zordur. Ama azmin ve kararlılığın elinden kurtulamaz ve saklanamaz tabi. Yiğit güneş batmadan bulur sarayın kapısını.

Bekçi yoktur. Muhafız veya silahlı kimse ilişmez gözüne. Asker bu duruma şaşar ama hemen düşmanın nasıl bir sehhar olduğunu hatırlar. Düşman kendisini tuzağa düşürmektedir. Her an sarayın kapalı kapılarından boşalabilir pusudaki düşman askerleri. Fakat yiğit kuvvetine güvenir. ‘Ben onca cefa ile bilendim’ der. ‘Kilicim bu keyif ehli, çürümüş döşek mahkumlarının paslanmış kılıçlarını toz eder’.

Saray sakinlerine hekimden sorar. Onlar sarayın üst katlarında olduğunu söylerler. Merdivenleri çıkar ve sarayın ihtişamına aldanmadan hızla hekimin makamına ulaşır.

Hekim bilim ile uğraşmaktadır. Önünde ilginç aletler, çarklar ve hasas parçlardan oluşan bir çeşit mekanızma vardır. Birkaç dakikada bir cihazın mandalından tutup karmaşık işlemler tetikleyip not almaktadır. Her halinden sabırlı ve müdakkik bir izlenim vermektedir. Oda ise geniş ve ferahtır. Şehrin tüm şaşasını teşhir eden bir balkonu vardır. Odanın geniş duvarında ise dev bir örtü ile kaplanmış bir çerçeve asılıdır.

Asker bu büyük şehrin böyle önemli bir makamına bu şekilde kolaylık ile ulaşmasına biraz şaşırsada hepsini düşmanın hilesi olarak bilir. Hekimde büyük bir ihtimalle kendisine düşmanın nerde olduğunu söyledikten sonra gizli askerlere işaret edip yiğide kurulmuş bu tuzağı sonunda ifşa edecektir. Yiğit cesaretlidir, ne gelirse karşına alt edeceğine inanır. Komutanin da inayetine itimadı tamdır. Dara düşse yardıma gelecektir. Zindana atılsa kurtaracaktır elbet.

“Buyrun efendim, nasıl yardım edebilirim size?”

“Ben bu memleketin askeriyim. Komutanın emri üzere burdayım. Beni bizzat görevlendirdi. Düşmanı der-dest et dedi. Bana gizli düşmanın portesini verdi. Derlerki sen bilirsin bu kimdir, nerededir. Bana söyleyeceksin şimdi. Benim seferim had tanımaz. Bileğim çok kuvvetlidir. Kılıcım ise pek keskindir. Eğer bu memleketin hasbi bir hekimi isen düşmanın desisesine boyun egmezsin ve bana doğruyu söylersin.”

Hekim uzunca, geniş sineli yiğidi süzer. Bakışları ciddidir, gövdesi sütun gibidir. Kararlı ve tavizsizdir. Yalnız hekim bu duruştan etkilenmez. Biraz hüzünle ve birazda ibretle bakar. En sonunda söze dalar.

“Yigidim, hoşgelmişsin. Sen bu memleketin kuvvetli askerisin bilirim. Komutanın sözü baş üstüne tabi. Sen ver şu portreyi bakalım kimdir bu düşman tanır mıyım.”

Asker bu samimi sözlere aldanmaz ama yinede kanı isinmistir az da olsa. Acaba gerçekten hekim yardım edecek midir? Doğru konuşacak mıdır? Düşmanın mevzilerini faş edecek midir? Eli kılıcında, temkin ile uzatır portreyi.


“Evet tahmin ettiğim gibi sende aynı durumdasın. Portreni geri alabilirsin….

Yorgun savaşçı, ey kararlı asker, yiğidim. Bu elindeki şey bir potre değildir. Savaş çok yıllar önce bitti. Memlekette mücadele yoktur. Düşman yoktur. Kılıçlar kınında mahzenlere kaldırılmıştır. Maalesef ki, sana haber ulaşmamış ve o komutanın sözlerinin tesirinde kalmışsın. Bundan ötürü senden af dilerim. Lütfen kılıcını şu köşeye bırak. Sana maaş bağlayalım. Eğitim verelim. Şehrimizin sakini ol. Benim arkadaşım ve hatta meslektaşım ol. Senin gibi yürekli bedenlere ihtiyacımız yüksektir. Ne dersin?”

Bu sözler karşında asker dehşete kapılır. Hiddetlenir ve terlemeye başlar. Bu kadar latif olabilirmi gerçekten düşmanın hilesi. Bu kadar memleketin insanları uyuşmuş olabilirmi gerçekten hakikate? Memleket bu denli kaybedilmiş olabilirmi? Kabul edilemez bir durum bu. Yiğit, bu memleketin askeri değildir artık. Burası aynıyla düşman beldesi olmuştur. Yiğidin zannettiginden daha vahimdir durum. Burası harp edilecek memleket olmuştur.

“Demek sende böyle dersin. Belli belli, sende sehhar düşmanın kuklası olmuşsun. Senin ensendeki ipi su kılıcım ile keseceğim. Düşmanın sonsuz yalanlarindan sonra son duyduğun nihayet, benim zaferyap sesim olacaktır. Şehadetini getir yalancı hekim.”

“Dur! Bekle! Benim kafamı vurmadan su durvardakine bir bak.”

“Nedir duvardaki? Düşman askeri degilmi! Beni tuzağa düşüreceksin. Beni kandiramazsin.”

“Hayir, hayır! Bu senin portrenin aynısıdır ve hatta daha fazlasi”

“Nasil yani?”

“Düşmanin daha geniş portresidir bu”

“Oylemi! Hmm, herhalde öleceğini anlayınca pes ettin. İşte siz şehirliler böylesiniz biraz sopa gördünüzmü yola gelirsiniz. Iyi bari belki düşman ile ilgili biraz daha malumatım olur göster bakalım su geniş portreyi.”

Hekim usulca elini dev çerçevenin üzerindeki örtüye uzatır ve yavaşça çektikten sonra örtü bütün ağırlığı ile sıyrılır ve yere düşer. Çerçevenin içindeki bir resim veya portre değildir. Bu devasa bir aynadır. Geniş odayı ve gün batımının kızıl ışıklarının nasıl odaya dolduğunu gösterir. Ve odanın tam ortasında üstü başı yırtık ve yorgun, eli belindeki kılıçta bir asker tetiktedir.


“İŞTE DÜŞMAN” diye haykırır.


Hemen kılıcını çeker ve aynı şekilde aynadikininde çektiğini görür. Yiğit gördüğüne inanamaz. Dev aynada kendisini görmektedir. Komutanın verdiği portreye tekrar bakar aynadakinin aynısıdır. Bu kabul edilebilir bir şey değildir. Nasıl olabilir? Nasıl düşman kendisi olabilir? Bu çok korkunç bir desisedir. Bu dev bir yalandır.

Asker odayı hızla terk eder. Koşar adımlarla saraydan kaçar ve şehrin sokaklarında yalpalayarak hancının yanına varır. Hancıya keskin ve nefret dolu bir bakış atarak kalkanını kaptığı gibi şehrin sur kapsindan kendini ormanın derinliklerine salar. Birdaha dönmemek üzere şehri ve bu memleketi terk etmiştir. Bu diyar ona göre değildir. O savaşçıdir, yiğittir. Asker cephede gerek, komutan da karargahta gerek. Asker kendisi ile nasıl savaşsın. Savaş zor iş, zayiyat vardır. İnce işçiliğe yer yoktur.


Ormanda ve muhtelif mağralarda dolanır. Günlerce düşünür. Daha önce hiç düşünmediği bir şekilde midesi bulanana kadar düşünür. Fakat akıl ve mantık onu terk etmiştir. Durumu çok acıklıdır. Anlam veremez hiçbirşeye. Tüm dünya üzerine yıkılmıştır. Bütün varlığı yersiz olmuştur. Geçmiş bir dönemin, hedefsiz bir askeridir. Adı yoktur ve hiç bir yere ait değildir artık. Cephe yoktur, ve komutan uzaklardadir.

Başta kendisine bu yalancı portreyi veren komutanı bulmak ve sormak ister bu bilmecenin manasını. Fakat sonra asker olduğunu hatırlar. Asker adam emir sorgulamaz. Icra eder. Tatbik eder. Komutanın sözü kanundur ve kesin bir hikmeti vardır. Demek ki bu devirde böyle asker gerek.

Bu şekilde bir çaresizlik ve şaşkınlık ile dolandıktan sonra uzun bir süre, ateş görür karşı tepelerde. Oraya doğru yol alır. Kısa bir süre sonra varır ateşin yanına ve kendisi gibi kılıçlı ve kalkanlı bir takım askere denk gelir. Hepsi kendisi gibidir, hemen anlar. Bunlar önceden kendi geçtiği yolu gelmiş ve şehirin desiselerinden kaçmış yiğitlerdir.

“Işte bir tane daha geldi. Hoşgeldin yiğit. Yorgunsun belli. Demlikte çay var. Rahat ol. Biz sendeniz”

“Sizde benim gibi şehirden mi kaçtınız?”

“Evet, zamanında bizde seferdeydik. Ama artık bu dessas düşmanın hilelerine karşı çaresiz kaldık. Hekim bize çok büyük bir büyü yaptı. Biz senin gibi askerleri ararız şimdi. Bizim tekrar toparlanmamiz gerek. Bu memleketi kurtaracağız ve komutanımıza muzaffer döneceğiz. Sende katıl bizlere. Bilirsin gece karanlıktır ve dessas düşman çok düzenbazdır.”

“Ha şöyle, ne güzel konuşursun. Evet, bende aynı düşünürüm. Hekimin hilesi çok büyüktür. Beni alt etti bu sefer ama beraber kukla hekimi ve sahibi dessas düşmanı yeneceğiz. Sağolun var olun dostlar.”

Yiğit yoldaşlarını bulmuştur. Günler boyu plan yaparlar. Akşamları çay içer muhabbet ederler. Geceleri hep nöbet tutarlar. Arada bi ailelerini anarlar gizli gizli yalnızken. Bu yiğitler adanmış askerlerdir. Komutanlarının emirleri yerine getirelene dek bu mücadeleye devam edeceklerdir.

Bazen aralarında hekimin yalancı aynasındaki gördüklerini konuşurlar titrek sesler ile. Fakat kimse ihtimal vermez gerçekten kendilerini gördüklerine. Devir zordur ve yalan doludur.

Aralarından bazılarının acayip tahminleri vardır gorduklernin mânâsına dair. Komutanın aslında terbiyeci olduğunu söylerler. Bu aslında bir nevi talimdir. Bu bilmeceyi çözen komutanın seçtiği bir subay olacaktır.

Bu şekilde yıllar geçer. Ne yiğitler aradıkları hakiki düşmanı bulmuşlar nede aralarından bazilarnin tahmin ettiği gibi subay olmuşlardır. Fakat gün be gün, hep teyakkuzda nöbet tutarlar. Dağları tepeleri çatık kaşlar ile seyr ederler. Elleri hep kılıçlarının kabzalarindadir. Tam bir adanmışlık ile askerliklerini bitmeyen bir devir-daimde devam ettirirler.

O kadar çok zaman geçerki artık askerler yaşlanmıştır. Neden nöbet tuttuklarınıda unutmuşlardır. Artık aralarından kimse ne şehirin yolunu hatırlar neden hekimin aynasını.

Herşeye rağmen gecelerin soğuk esintilerine karşı elleri kiliclarinda nobettedirler.

Bazı geceler, yiğit asker acaba gerçekten düşman kendisimi diye düşünür. Fakat zaman en nazik cellattir, askerin boynu yıllar önce vurulmuştur hareketsizliğinden sağlam gibi yerinde durur.


3 Comments


Guest
Jan 07, 2023

Bu hikayenin bana hissettirdiklerini tarif etmek mumkun degil. Baskalarinin hayatlarinda, hikayelerinde zorla kendimden bir parca bulmaya calismaktan ne kadar yoruldugumu farkettim okuyunca. Cok tesekkurler!

Like

fatih
fatih
Jan 06, 2023

Great story abi thanks for your time! I could not help but smirk while reading it till the end. There are few things that came to my mind as I was reading the story:

  1. It is also interesting how the soldiers who are trying to reorganize (or I should say the real life referents of the soldiers, like myself I would say) are easily turned against each other. The whole discourse around the 'stealth enemy' and the 'tricks of the enemy' seem to make it the case that in the absence of a de facto enemy, the soldiers still find a way to create an enemy that satisfies the descriptions provided by the discourse. That is, if there are no…

Like
erkamak
erkamak
Jan 07, 2023
Replying to

Man, I am truly glad you liked it. You got some great insights i have to say. Gave me a different perspective too. You write like a philosopher, did they tell you that before :)

The identity of a soldier is lost without the enemy, so the soldier clings to it, eventually, some find the hidden enemy among them with a very peculiar 'radar'.

Nicely captured, thank you.

Like
bottom of page